|
 Kıyaslamasız değerlendirmelerin pek hükmü olmuyor. Kıyaslama yapabilmek için bilgi sahibi de olmak lazım. Değişik ülkelere dair görüşler, Rusya-Türkiye ilişkileri değerlendirmelerinde mihenk taşı olabilir. Bu yönde daha önce iki farklı coğrafya hakkında değişik değerlendirmeleri vermiştim. Karadeniz ve Küba hakkındakilerden sonra, İsviçre hakkındaki bu yazı, Türk gözüyle İsviçre’yi anlatıyor. Sevgili Ayper Kaçar’a teşekkürler…
İSVİÇRE ÜZERİNE BİR YAZI Hani ülkeler, şehirler vardır, size kendiliğinden dokusunu, tarihini, kültürünü, insanını, havasını sunan… Sizi alır, sarmalar, götürür. Barselona gibi, Roma, Paris, Beyrut gibi, İstanbul gibi... Ne bileyim! başka şehirleri görmediğimden…  İsviçre’dekiler pek öyle değildir. Burada kentler soğuk ve mesafeli gibidir, kendini sizden saklar; dokunamazsın, içine bakamazsın. Bu halleriyle üzerine yazı yazmak icin, pek de iştah uyandırdıkları söylenemez. Bu ülkede uzun sayılabilecek yıllar kalmama rağmen hiç düşünmediğim bu konuyu sevgili arkadaşim M.Ş.’nın önerisiyle ilk defa nazar-ı dikkate aldım. Uzun süren bir ataletten sonra, “neden olmasin ki!” diyerek düşünce ve gözlemlerimi yazmaya karar verdim. Efendim önce kendimi tanıtayım: 40’larının başında bir Doktor’um. İki çocuk annesiyim. İsviçre’ye ilk gelişim 16 yıl önce eşimin görevi nedeniyle oldu. O dönem üç yıl İsviçre’nin Cenevre kentinde ikamet ettik. İkinci gelişimiz yine eşimin görevi nedeniyle 2006 sonundaydı. O tarihten bu yana Cenevre’de oturuyoruz. Eşim Bern’de, bendeniz Lozan’da çalisiyoruz. Çocuklarimiz ise Fransa’da okula gidiyorlar. Aslında gündelik hayatımız, belki, tam da İsviçre’yi anlatmaya başlamak için çok elverişli bir nokta… Çünkü, yolculuklar ailece günümüzün büyük bir kısmını çalsa da, bu mobilizasyon İsviçre pratiğinde çok alışıldık bir durum; Zira, burada oturduğu yer ve çalıştığı şehir ayrı olan çok sayıda insan var. Bunlar İsviçre otobanlarını, trenlerini ve vapurlarını gece gündüz dolduruyorlar. Gerçekten de 7.5 milyon kişinin yarattığı trafik ve yollardaki doluluk inanılmaz… Tabii bir de zenginlik başa bela… 7.5 milyon nüfuslu bu ülkede trafiğe kayıtlı 20 milyon araçtan bahsediliyor. Her evde kaç araba olduğunu, varın siz hesaplayın.Bu ülkede sanki herkes sürekli hareket ediyor. Komşu Fransız Bölgesi “Haute Savoie” olarak adlandırılıyor. Tarihi ve kültürel olarak İsviçre’nin içinde bulunduğumuz Romande ( Fransız) Bölgesi’yle aynı özellikleri taşımasına karşın, her yerde olduğu gibi sonradan sınırlar çizilerek ayrılmış.Bugün “Haute Savoie”nin bir cazibe merkezi olan Cenevre’yle birleşip Fransa’dan ayrılma gibi bir talebi bile var. Bu bölge Fransız Alpleri’ni içine alan, çok ünlü ve lüks kayak merkezlerinin yer aldığı bir coğrafya olup, hem kendi kaynakları, hem de Cenevre’de yaratılan iş olanakları nedeniyle oldukça zengin bir bölge… Fransa’dan İsviçre’ye günlük giriş çıkış yapan Fransız çalışanların sayısı on binleri buluyor. Bunlar ve araçları İsviçre’deki trafik doluluğuna önemli katkıda bulunmaktalar. Hatta İsviçre tarafı son zamanlarda Fransa’ dan günlük giriş yapan bu araçların yarattığı kirliliğe önlem olarak birçok sınır kapısına büyük yeraltı otopark inşaatları başlatmakta… Fiiliyatta ise, bugün İsviçre-Fransa sınırı görüntüden ibaret. Cenevre’yi Fransa’ya bağlayan onlarca sınır kapısından bazılarında herhangi bir görevli bile bulunmamakta… İsviçre’de hizmet sektörü ve emek yoğun işlerde büyük oranda Fransız, Portekiz vatandaşları ve diğer göçmenler çalışmakta... Ortaokuldan sonra Meslek Liselerine yönlendirilen öğrenciler çalışma hayatının temel taşlarını oluşturmakta… Üniversite mezunu İsviçre vatandaşları ise çalışma hayatında daha üst kademelerde ve oldukça dolgun maaşlarla yer almaktalar. İsviçreli kadınlar genelde çalışmıyorlar. Nedenleri açık olarak söylenmese de, sanırım, kadınlara ve işsizlere sağlanan sosyal güvencelerin çokluğu ve ailede tek çalışanın yeterli refah düzeyini sağlayabilmesinin ve biraz da muhafazakarlıklarının etkisi olsa gerek diye düşünüyorum. “İsviçre tipi yaşam nedir?” sorusuna verilebilecek en iyi yanıt herhalde “Çok çalışmak, sürekli temizlik-düzen sağlamak ve haftasonları dağlara gitmek” diye başlardı herhalde... “Böyle bir hayatın nesi kötü ki!” diyebilirsiniz. Çabuk karar vermeyin, size anlatacağım. “İsviçre tipi devlet nedir?” sorusunun yanıtı kurallar rejimi, aşırı kontrol ve kapalı sistem diye başlayabilirdi. Peki, “İsviçre tipi vatandaş” !... Jurnalci, milliyetci-muhafazakar, kibirli, güvenlik paranoyasına tutulmuş, gürültüyle kafayı bozmuş, yalnız, cimri, para canlısı… vs vs diye gidebilir. Bunları yazmışken, İsviçre’deki prototip “sistem adamı”nın takdire şayan birkaç yönüne değinmezsem haksızlık olacak gibi geldi. İşine sadakati, çalışma disiplini, gösterişten uzak fonksiyonelliği, sağlamlığı ve “uzun vadeli oluş”u ön plana alan yaşam anlayışı gibi… Bütün bunlar tahmin edebileceğiniz gibi genetiğin veya ırksal özelliklerin bize oynadığı oyunlar olmayıp, tümüyle İsviçre’deki okul eğitiminin özelliklerinden kaynaklanıyor. Burada yetişmiş tüm çocuklar, hangi kökene sahip olursa olsunlar, aynı çalışma disiplini ve iş anlayışına sahip bireyler olarak çalışma hayatında yer alıyorlar. Bu kadar standardizasyonun acaba başka sonuçları da olabilir mi?! Fransız edebiyatçı Andre Gidé’e ait bir anekdot burada anlatmaya değer : Gidé, İsviçre’ye ulaştıktan sonra kalacağı yere gitmek üzere bindiği faytondan inerken faytoncu O’na biraz kibirle karışık « Burası İsviçre, beyim… Burada hırsızlık ve cinayet olmaz ! » der. Gidé, faytoncuya dönüp « doğru » der « onun icin edebiyatci da olmaz! » Bu ülke bana hep « Tanrım bir ülkeye neden temizlik ve düzen geldikçe doğru orantılı olarak ruhlar oradan uzaklaşır? Bunların ikisinin birlikte var olabildiği bir denge yok mudur ? » gibi son derece Türkiye’ye ait sorular sordurur. Herhalde Batılıların, “biz Batılıyız” deyip Doğuluyu, Batılı gözüyle tanımladıkları oryantalist tasavvurun en ileri uçlarını yaşamak ancak, mesela İsviçre ve Türkiye’yi aynı anda yaşayarak mümkün olurdu. Batılıyı tanımlayan kapitalist, bireyci ve organize vatandaş tipinin İsviçre’den daha iyi temsil edildiği hiçbir yer olduğunu sanmıyorum. Hani hep denir ya: “Kardeşim zihniyet farkı!” diye... İşte o farkın gerçek olduğu tarafımdan da teşhis edilmiş olmakla birlikte bunun hiçbir insani ihtiyaç ve moral anlayış çerçevesinde olmayıp, bu derin farkın kapitalist kültürde yattığını da keşfetmiş bulunmaktayım. Kapitalist kültür deyip geçmeyin. Parayla ilişkinin biçimi demek olan bu kültür turu burada içine doğulan ortamda özümseniyor ve çok belirleyici bir yaşam biçimi olarak, dolayısıyla çalışma bilinci ve ahlakını birinci sıraya oturtan; aile, sosyal ilişkiler ve kurumsal ilişkileri bunun çerçevesinde belirleyen bir sistemin temel taşlarını oluşturuyor. Bunun dışında “Batılı” tipolojisini tanımıyorum diyorsanız, size, yanıldığınızı ve o zaman “insan”ı tanımadığınızı söyleyebilirim. Zira, insanın her yerde insan olduğunu da keşfetmiş bulunuyorum. İsviçre’den bahsedip de mülkiyetten bahsetmemek olmaz. Mülkiyet burada bizim anladığımız anlamda «Mal canın yongasıdır» la başlayıp «Dünya malı dünyada kalır» lara uzanan, tam ayarının pek iyi verilemediği biraz çelişkili biraz sorunlu bir ilişki değildir. Mülkiyetin İsviçre’de en mahrem değer olduğunu söylersek hiç de abartmiş olmayız. Bu iş öyle böyle değil; Burada mülkiyet gerçekten kutsaldır, dokunulmazdır, tartışılmaz ve gizlidir. Bu yönleriyle bildiğimiz tabulardan bir farkı yoktur. Burada, mesela bankacılığın yapısı ve özellikleri konusunda fazla uzun boylu konuşmayacağım; Zira konunun herkesin az çok malumu olduğunu sanıyorum. İsviçre’de yaşadığım süreler içerisinde bu ülkeye ait beni en fazla etkileyen hususlar eğitimin kalitesi ve çevre temizliğine verilen önem olmuştur. Eğitim, İsviçre’de sosyal devletin elini üzerinden hiç çekmediği bir alan. Sağlıkta yarı yarıya özelleşmelerden bahsedebileceğimiz halde eğitim ve adalette özelleştirme yok denecek kadar az. Devlet okullarının kalitesi çok yüksek ve tüm okullarda temel standardlar hakim. Zengin veya dar gelirli bütün çocuklar mahalle okuluna gidiyor. Zorunlu eğitim 3 yaştan başlatılıyor ve tümü, üniversite ve meslek okulları da dahil, parasız veya bazı üniversitelerde cüzi miktarda ödemeler mevcut. Ortaöğretimden sonra belli bir not ortalamasını tutturamayan tüm öğrenciler meslek liselerine yönlendiriliyor, yalnızca not ortalamaları belli bir düzeyin üstündeki öğrenciler akademik eğitime (üniversitelere) yönlendiriliyor. Din eğitimi federal yapıya bağlı olarak bazı eyaletlerde devlet okullarında seçmeli ders olarak veriliyor. Bazı eyaletlerde ise okullarda din eğitimi verilmiyor. Dinler tarihi ise ibadet ve inançlar bölümü dışında tüm okullarda okutuluyor. İsviçre’de dinsizlerin orani % 25’i buluyor. Bu oranlar nasıl biliniyor derseniz cevabı şöyle: Vergi beyannamelerinden… İnanan İsviçre vatandaşları kiliseye vergi ödemekle mükellefken, inanmayanlar ve farklı dinlere mensup olanlar ise bu vergiden muaflar… İsviçre, 2. Dünya Savaş’ında akan Yahudi paralarıyla zengin olmuş, kökenleri büyük oranda köye dayanan bir nüfus özelliğine sahip. Bu coğrafyada ayırdedici kültürel ve ekonomik unsurları saymak isterseniz kesinlikle bu yüzyıldan öteye gidemeyeceğinizi söylemeliyim. Sayarsak: Bankacılık, sigortacılık, saatçilik, besicilik, medikal sanayi, fuarcılık, gıda sanayi, turizm, uluslararası kuruluşların ve şirketlerin merkezi olmak gibi özelliklerinin tümü 20.yy’ a aittir. İşte benim gözümden İsviçre… Abartı değil, tahayyül edilemeyecek bir parasal zenginliğe sahip, sormadan dağdaki otlara bile bitmesi için izin verilmeyen, doğanın gerçek olamayacak kadar kusursuz tanzim edildiği, maket hissi veren bir peyzaj harikası... Kocaman bir park… Diken, ayrıkotu bulunmayan yemyeşil çayırlarında semiz ineklerin yayıldığı Teletubby Ülkesi! Ne var ki bir o kadar heyecansız, sürprizsiz ve çok sessiz, ve insan cıvıltısız…! Ayper Kaçar 2008 Lausanne Görüntüleme sayısı: 1394
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |